Analiz: Mary Shelley, “Frankenstein”

Analiz: Mary Shelley, “Frankenstein”

Ekim 10, 2016 0 Yazar: Bilgen İdil

Gotik edebiyatın önemli eserlerinden olduğu gibi ilk bilim-kurgu öykülerden de sayılan “Frankenstein”, günümüzün kült romanlarından biri haline gelmiştir. Önce yazarın hayatına, arkasından eserin yazım öyküsüne geçelim.

30 Ağustos 1797’de doğan, 01 Şubat 1851’de hayatını kaybeden İngiliz yazar Mary (Godwin) Shelley, dönemin ünlü kadın hakları savunucusu Mary Wollstonecraft ile filozof ve aykırı politika yazarı William Godwin’in kızıdır. (Yazarın babasının da 1794’te yazmış olduğu Caleb Williams’ın Serüvenleri isimli gotik bir romanı bulunmaktadır.) Annesini doğumdan kısa süre sonra kaybedince, yazar, babası ve ablası tarafından büyütülür. Babası ikinci kez evlenir, yeni eşinden olan kızı Jane gitmesine rağmen, yazar okula gidemez; ama babasının ünlü ziyaretçileri ve kütüphanesi sayesinde kendini geliştirir.

1812 yazında babasının yakınlarından birinin İskoçya’daki evinde, sonradan eşi olacak ünlü şair Percy Bysshe Shelley ile tanışır ve ilişkileri zamanla farklı bir şekil alır. Şairin evli olması, babasının öğrencisi olması ve o zamanlar 17 yaşında olan Mary’den beş yaş büyük olması karşısında özellikle babasından gördükleri tepki nedeniyle İsviçre’ye kaçmak zorunda kalırlar.

İki yıl sonra, Percy’nin karısı ölünce İngiltere’ye dönüp evlenirler, ancak İtalya’ya yerleşmeye karar verirler. Dört yıl sonra şair boğularak ölür, bedeninin yakılmasına karar verilir. Cenazesinde, arkadaşı ünlü İngiliz şair Lord Byron, Percy’nin kafatasını saklamak ister. Ancak bir başka arkadaş, yazar Edward Trelawny buna izin vermez. Ama kendisi alevlerin arasından şairin kalbini alarak eşi Mary Shelley’e verir. Kalp, çiftin oğlu Sir Percy Florence Shelley öldüğünde onunla birlikte gömülür.

Shelley, eşinin ölümünden sonra Londra’ya döner ve 53 yaşında ölene kadar yazarlık yapar. Apokaliptik bir roman olan “Last Man” de bilinen eserlerindendir.

Yazar “Frankenstein”ı, birlikteliklerinin başından itibaren ebeveynlerine layık bir yazar olması ısrarındaki kocasının desteği ile yazmıştır. Laf aramızda, kocasının romanı başından sonuna kadar gözden geçirip müdahale etmesi nedeni ile Shelley’in eşinin ölümüne kadar romanda kendi ismini kullanmadığı da söylenmektedir. Roman, kendisinden önceki fantastik ve korku eserlerinden ayrı olarak; olağanüstü olayları açıklamaya ve dönemin bilim anlayışı çerçevesinde temellendirmeye çalışması nedeniyle ilk bilim-kurgu eser olarak -ihtilaflı da olsa- kabul edilmektedir. Eşinin yazdığı ön sözde de, onun da bu eserin farklılığıyla ilgili benzer bir öngörüyü paylaştığını görebiliyoruz.

Pek çoğumuzun sandığının aksine; Frankenstein, canavarın değil ona can veren doktorun ismidir. Doktor, önce metafiziğe, sonra doğa bilimlerine ve en çok da şöhrete ilgi duyduğundan; mezarlardan topladığı parçaları birleştirip akıllı ve hissedebilen bir yaratık meydana getirir. İsmi yoktur. Yazar onu; yaratık, canavar ve iblis olarak anar.

Shelley, üçüncü basıma yazdığı ön sözünde kitabın nasıl ortaya çıktığını, hangi fikirlerin etkili olduğunu belirtmiştir. Galvanizm ve Darwin’in -Erasmus Darwin- fikirlerinden bahsetmektedir. Yine Almanya’da Frankenstein Şatosu‘nda doğmuş olan simyacı Johann Konrad Dippel ve 18. yüzyıl İtalyan bilim adamı Giovanni Aldini‘den esinlendiği de düşünülmektedir. Ahlak ve inanç üzerine de pek çok filozoftan ilham almıştır. Evrensel ahlak arayışına romanda ciddi bir yer vermiştir. Tabii, karakterlerin id-ego, işçi-burjuva temsilcileri olduğu yönünde analizler de kabul görmüştür. Feminist bir bakış açısıyla kadının toplumdaki etkisiz ve barışçıl rolünün de tartışıldığı söylenmektedir. Yazarın feminist bir çizgi taşıdığı -hatta Otranto Şatosu’nun yazarı Horace Walpole bu nedenle kendisini ‘kuzu postu giymiş sırtlan’ olarak tanımlamaktadır- da dikkate alındığında akla yatkın bir açıklama olarak kabul edilmelidir.

Eşi ile Cenevre’ye gittiklerinde, 1816 yazını (1815 yılında Endonezya’da patlayan Tambora Yanardağı’nın püskürttüğü küller yaklaşık bir yıl süren uzun bir kışı tetiklemiş ve 1816 yılı, kuzey Amerika ve Avrupa için yazın gelmediği yıl olarak anılmıştır), sürgünde yaşayan Lord Byron, John William Polidori (Byron’un özel doktoru) ve Claire Clairmont (Byron’un sevgilisi), yazarın kardeşi Jane gibi kalabalık bir grupla birlikte Villa Diodati’de geçirir. (Kendisi ön sözünde Claire’i ve diğer kişileri yok saymakta, dört kişi olduklarını söylemektedir.)

Bu yazar topluluğunun gözlerden uzak toplantıları, yerel halk ve turistler arasında çeşitli dedikodulara sebep olmuş, pek fena senaryolar üretilmiştir. Halbuki grup, doğa yürüyüşleri, felsefi tartışmalar yapmış ve aralarında edebi yarışmalar düzenlemiştir. Evde kaldıkları bir gün hayalet hikayeleri okumuş ve en güzel hayalet hikayesini kimin yazacağına dair iddiaya girmişlerdir. Byron, hikayesinin bir kısmını sonradan “Mazeppa” şiirine eklemiş, doktor Polidori ise günümüz vampir hikayelerinin atası sayılabilecek “Wampyre” isimli romanı oluşturmuştur. -Polidori’nin, Byron’un şöhretinden yararlanmak için ilk baskıyı onun adıyla yayınlattığı ileri sütülür-. Sonuç olarak, oldukça verimli bir toplantı olduğunu söyleyebiliriz!

İlk başlarda konu bulamayan Mary Shelley ise yarı uyanıkken gördüğü bir rüyadan sonra konusunu bulduğunu açıklar. Konu, Byron’un katkılarıyla gelişir. Hatta annesinin edebiyat matinelerine katılan Stoker’a da, Dracula için, Byron’un ilham kaynağı olduğu söylenir. Bu sırada yıl 1816’dır ve iki yıl sonra, yazar 21 yaşındayken kitap yayınlanır. Rüyasını Shelley’den dinleyelim:

“Kutsallıktan uzak bir sanatın soluk benizli bir talebesini, kendi elleriyle birleştirdiği şeyin yanı başında diz çökmüş dururken gördüm. Boylu boyunca uzanmış dehşet bir yaratığı ve güçlü bir makinenin çalıştırılmasıyla onun hayat emareleri gösterişini, kesik kesik, cansız hareketlerle kıpırdanışını izledim. Korkunç bir şey olmalıydı bu, tıpkı dünyanın Yaratıcısı’nın muazzam mekanizmasıyla alay etmeye kalkışmanın sonuçlarının da akıl almaz derecede ürkütücü olacağı gibi. Başarısı sanatçıyı korkutacaktı elbette; büyük bir dehşete kapılarak iğrenç eserinden uzaklaşacaktı. Kendi haline bırakıldığı takdirde, ateşlediği o cılız hayat kıvılcımının söneceğini, böylesi kusurlu bir şekilde can bulan şeyin, cansız bir maddeye dönüşeceğini ümit edecek, ancak hayatın beşiği gözüyle baktığı hilkat garibesinin fani bedeni, mezarlığın sükûneti içinde sonsuza kadar yitip gider düşüncesiyle uykuya dalabilecekti. Gerçekten de uyudu; ama sonra uyandırıldı. Gözlerini açtı ve baktı; korkunç yaratık başucunda perdelerini araladı, ona sapsarı, buğulu ama kuruntu dolu gözleriyle baktı.”

Orijinal hikayede yanlış bilinen bir nokta da canavarın uyanışıdır. Gotik bir şatoda, yıldırım gücüyle çalışan bir alet yoktur. Uzuvları iyi görünmesi için özenle ölü bedenlerden seçilen ve ne olduğu anlatılmayan bir kıvılcımla, basitçe uyanan bir canavar söz konusudur. Şehirde, kiralık bir odada yaşanır bütün olay. (Hayal kırıklığına uğradınız değil mi? Eserin ilk kez sinemaya aktarılmasında sahnenin hareketlendirilmesi için bu fikir ortaya atılmış, görsel olarak bu şekilde kullanılmaya devam etmiştir.)

Kitabın alt başlığı; Modern Prometheus’dur. Neden bu isim seçilmiştir?

Yunan mitolojisinde bir titan olan Prometheus, isyan sırasında tarafsızlığını koruduğu için Zeus tarafından Olympos’a kabul edilir. Ancak intikam isteğini gizlemektedir ve bunun için kendi göz yaşlarından yoğurduğu balçıkla insanı yaratır (Frankenstein gibi, tanrılara isyan etmiştir böylece).

Sonra insanın acizliğine bakıp Hephaistos’un (Ateş tanrısı) ocağından bir kıvılcım (bilgiyi) çalarak insana hediye eder. Bunun üzerine Zeus onu Kafkas dağında zincire vurur ve her gün yeniden büyüyen karaciğerini yemesi için bir kartal görevlendirir. Onu kurtarmaya gelen Zeus’un oğlu yarı tanrı Herakles’e, “Zeus tahtından düşmedikçe benim işkencelerimin sonu yoktur!” der, böylelikle insanlığa özgürlüğün yolunu göstermiş olur.

Bu arada Zeus, insanlara bir ders vermek için, Hephaistos’a su ve balçıktan ilk bakirenin heykelini yaptırır ve kalbine ruh yerine Prometheus’un ateşi çaldığı yerden aldığı bir kıvılcım koyar. Ona da Pandora ismini verip insanlara yollar. Eline verdiği kutuda ise, tüm kötülük ve ızdıraplar vardır. Mitin sonunda, Prometheus ile Zeus öpüşüp barışır ve Prometheus yeniden ölümsüz olur. (Özgürlük mü ölümsüzlük mü, tartışmasına girişmeyelim isterseniz!)

Gelelim romanımızın konusuna:

“Frankenstein”, o zamanlar meşhur olan mektup tekniği ile, R. Walton’un 1700’lü yıllarda kardeşine yazdığı mektuplarla başlar. Eğitimiyle yeterince ilgilenilmediğini, ancak okuduğu kitaplarla ufkunun açıldığını -yazar da benzer şekilde eğitim almıştır!-, tutkuyla amacına ulaşmak için kuzey kutbuna gitmek istediğini, şanı zenginliğin işvesine tercih ettiğini söyler genç Walton. Ancak yolculuğunda hiç dostu olmamasının, kendini nasıl mutsuz ettiğinden de yakınır.

Walton kutba oldukça yakın bir yerde, mürettebat ile, buzların arasında görünen bir kızakla meraklanır. Mahsur kalmış ikinci bir kızakla karşılaştıklarında ise Walton, hem aradığı dostu bulur hem de inanılmaz bir serüven dinler.

Buzların üzerinde bulunan ve hikayesini Walton’a aktaran Victor Frankenstein’ın öyküsü başlar bundan sonra.

Ne kadar şanslı olduğunu ve Cenevre’de ne mutlu bir çocukluk geçirdiğini, arkadaşlarının ne yüce yaradılışlı kişiler olduğunu, karakterini, kendisinin doğa bilimlerine ve metafiziğe ilgisinin kaynağını anlatır. Üniversitede, altı yıl içinde kabiliyeti ve tutkusuyla geldiği aşamada hayatın sırrını keşfettiğini, cansız varlıkları canlandırabildiğini söyler. Ancak sırrını vermez.

Hikayesini dinleyen bizleri ve Walton’u şöyle uyarır:

“Kendi başıma geldiği gibi, seni de felakete ve kaçınılmaz yıkımına doğru coşku içinde ve korunmasızca gönderecek değilim. Talimatlarımdan değilse de en azından benden ya da benim örneğimden yola çıkarak bilgiye ulaşmanın ne denli tehlikeli; dünyayı yurdu belleyen insanın, tabiatının izin verdiğinden fazlasına göz dikenden ne kadar daha mutlu olduğunu öğren.”

Bu işe başlarken, amacı şudur:

“Yepyeni bir tür beni yaratıcısı ve kaynağı olarak belleyecek ve saygı gösterecekti. Birçok mutlu ve mükemmel yaratık varlıklarını bana borçlu olacaktı. Hiçbir baba çocuklarının minnetini, benim bu varlıklarınkini hak ettiğim gibi hak edemeyecekti.”

Nihayet bir Kasım gecesi, saat gece bir sularında odasının karşısındaki laboratuvarında amacına ulaşır. Özenle parçalarını seçmesine rağmen korkunç görünen yaratık sarıya çalan göz bebeklerini açar ve uyanır.

Victor o kadar korkar ki kaçar. Tesadüfen arkadaşı Henry de (sinema sektörünün eseri yorumlamasıyla canavarın adı Henry Frankenstein olarak anılmaya başlar) eğitim almak için şehre gelmiştir, karşılaşırlar. Arkadaşını evine götürdüğünde canavarın gitmesini büyük bir memnuniyetle karşılar, ama yorgunluğun ve yaşadıklarının etkisiyle humma geçirir. Henry, bir kaç ay yatakta kalan hastayla ilgilenir. İyileştikten sonra Victor da arkadaşının çevre edinmesi için üniversitede ona eşlik eder ve eve dönüş için babasından haber bekler.

Beklediği haber, tamamen iyileşmiş olduğu vakitte gelir. En küçük kardeşi William öldürülmüştür.

Eve döner. Kardeşinin öldürüldüğü yeri merak edip gezerken tanıdık bir yüz görür. Canavar buradadır ve takip etmek olanaksızdır. Katilin o olduğunu düşünür ve bundan hiç şüphe duymaz. Bir delinin hezeyanları olarak görüleceğini düşündüğü ve cesaret edemediği için yaptıklarını itiraf edemez. Zaten bir açıklama yapmadan, katilin bulunduğunu öğrenir. Zanlı; annesinin sağlığında yanlarına aldığı çok sevgili Justine’dir ve o gün mahkemeye çıkarılacaktır. Victor, çaresizdir. Kimsenin kendisine inanmayacağına emin olduğu için zavallı kızın masumiyetini kanıtlayamaz. Hatta kilisenin baskısıyla masum olduğu halde suçunu itiraf eden kız idam edilir.

Victor, vicdan azabıyla ailesini teselli edecek gücü kendinde bulamaz ve dağları dolaşmaya çıkar. Bu gezilerinden birinde can verdiği yaratıkla karşılaşır. Gayet şiirsel ve ikna edici tartışmalar sonucunda canavar, kendisine karşı yaratıcı sıfatıyla sorumluluğu olduğunu ve hikayesini dinlemesi gerektiğini söyler. Victor, biraz merhamet, biraz sorumluluk duygusuyla peşinden gider.

Canavar, ilk başta duyularını dahi ayırt edemediğini, sonra açlık ve susuzluğunu, basit ihtiyaçlarını gidermeyi öğrendiğini, insanların kendisine olan kaba tavrından korkup yerleştiği ağıldan izlediği iyi insanlardan hayatı ve konuşmayı öğrendiğini anlatır. Okudukları kitaplardan da insanın hem gördüğü kadar erdemli hem duyduğu kadar vahşi olabileceğini öğrendiğini söyler. Kendisini anlamaya çalışır. Babasını, akraba ve dostlarını düşündüğünü, yalnız hissettiğini anlatır.

Yaratığın izlediği ailenin hikayesini okurken, yazarın Türk’lere ve Müslümanlar’a bakış açısını da öğreniyoruz. Türk ve Müslüman bir baba ile Hristiyan ve Arap annenin kızı olan Safiye’nin eve gelişi ile öyküsünü anlatırken: “Kadın, kızını kendi inanışına göre yetiştirmiş, yüksek akıl gücüne ve Müslüman kadınlara yasak görülen özgürlük anlayışına sahip olmayı öğretmişti,” diyor. Tartışma yarayabilecek bir cümle.

Yine bu kızın babasının zengin bir tüccar olmasına karşın şehre gelir gelmez idama mahkum olmasını da adamın dini inancına ve zenginliğine bağlayarak Avrupalı’nın genel bakış açısını da bir yandan eleştiriyor. Türk’ün kurtulmak için kurtarıcısına kızıyla evlenmesini vaat ederken, içten içe bir Hristiyan’la evlenmesini istemediği için sinsi planlar yapması da haksızlık değil mi? Halbuki biz ne kadar sözümüze bağlı bir milletiz! Arap kızı Safiye ise, babası yüzünden ülkesinden sürülen sevdiğine, en azından vefa borcunu yerine getirmek için yollara düşüp onu buluyor. Neyse en azından Türk – Arap ayrımından haberdar yazarımız (Arap’ları daha çok sevmesi bizim suçumuz değil. Tanısa bizi daha çok severdi!).

Yine hikayenin bir yerinde “Türk gibi sessiz,” tanımı da dikkat çekici. Akılları fikirleri bizmişiz!

Hikayemize dönecek olursak: canavarın gözetlediği aile ile birlikte öğrendiği erdemlerle yüreği dolup taşarken onların ilgisine mazhar olma ihtiyacıyla da yanıp tutuştuğunu öğreniyoruz. Bunun için hazır hissettiği anda, âmâ gözleri sayesinde çirkinliğini göremeyecek aile babası De Lacey’in kalbini kazanmayı dener. Ancak henüz hikayesini anlatamadan evin diğer sakinleri gelir ve tepkileri dehşetli olur. Hatta ertesi gün, bahçedeki ürünleri toplamadıkları halde evi terk ederler. Canavar da bunun üzerine öfkelenir, evi ateşe verir. İçindeki iyi duyguları kaybedip fena bir yaratık haline gelir. Sebebini de kendi ağzından Victor’a şöyle açıklar:

“Yaratıcım olan sen bile beni ellerinle parçalayabilsen, mutlu olacaksın. Bunları göz önüne alarak söyle bana, neden insana, onun bana merhamet ettiğinden daha fazla merhamet edeyim?”

Ceketinin cebinde bulduğu yaratılışına dair notlarla yaratıcısına duyduğu öfke birleşince onu bulmaya gider. Artık okuma yazma öğrenmiş, zihnen olgunlaşmıştır.

Canavar, Cenevre’ye ilk geldiğinde güzel görünümlü bir gençle karşılaşır. Görünüşünden etkilenmeyecek kadar genç olduğunu düşündüğü için onu yanına almak ister. Ancak o da korkup reddeder ve bırakması için tehdit eder. Babasının devlet memuru ve isminin Frankenstein olduğunu söyler. Bunun üzerine intikam fırsatının eline geçtiğini düşünüp boğazını sıkıverir. İlk cinayetinin etkisiyle kaçarken bir samanlığa girince uyuyan, güzel bir kadın görür. İnsana dair öğrendiği sebep sonuç ilişkisini kullanarak oğlanın boynundan aldığı madalyonu kızın cebine saklar ve kaçar. Evet, bunlar zavallı William ve Justine’dir.

Sonrasında Victor’un karşısına çıkar ve ona hikayesini anlatır. İyilik dolu hisler taşırken nasıl bu hale geldiğini, ondan merhamet istediğini söyler ve en önemli isteğini açıklar:

“Çok yalnız ve mutsuzum. İnsanlar yanıma yanaşmasa da benim kadar korkunç ve çirkin biri benden uzak duramaz. Eşimin de benim türümden olması ve benim kusurlarımı paylaşması şart. İşte onu sen yaratacaksın.”

Victor, ilk başta reddetse de sonra acıma duygusu ve tehditlere karşı korkusu baskın çıkar. Kabul edip gerçekleştirmek üzere İngiltere’ye oradan da İskoçya’nın ıssız bir adasına gider. Yaratık tamamlanmak üzereyken yaptığının ne bencilce bir şey olduğunu fark eder. Dişi yaratığın kendine verilmiş bir sözü bulunmadığını, diğerinden nefret edip daha kötü olabileceğini, ya da ikisinin bir olup insan ırkını tehdit edebileceğini, hatta çoğalabileceklerini düşününce kararından tamamen vazgeçip eserini parçalar. Onu izleyen canavar da intikam yemini edip gider. Canavar, daha sonra intikamını yumuşatmak için şöyle söyler:

“Sevgiyi ve dostluğu hâlâ hayal ediyor, ama hâlâ dışlanıyordum. Sence bunda hiç mi adaletsizlik yok? İnsanlığın tamamı bana karşı günah işlemişken, suçlu olarak bellenecek tek kişi ben miyim?”

İntikam alınır ve Victor büyük bir kovalamacaya girer. Bu acıların bir daha yaşanmaması için canavarı öldürmek ister. Ölüme yaklaşıp Walton’a başından geçenleri anlatmayı bitirdikten sonra durumunu şöyle açıklar:

“Hezeyana kapıldığım bir dönemde akıl fikir sahibi bir yaratığa can verdim ve onun mutluluk ve refahını elimden geldiğince sağlamakla yükümlüydüm. Bu benim sorumluluğumdu, ancak onun da ötesinde bir şey vardı; kendi türüme karşı görevlerim benim için daha önemliydi, çünkü orada daha büyük bir mutluluk ya da keder söz konusuydu.”

İntikam için değil, ama daha fazla zarar vermemesi için, eline fırsat geçerse Walton’dan canavarı öldürmesini de rica eder. Walton karşılaşma için fazla beklemez. Canavarla, Frankenstein’ın tabutunun başında haykırırken karşılaşır. Canavar, son sözlerini söyledikten -cesedinin bulunmaması için insanın olmadığı bir yere gidip kendisini yakacağını- sonra da Walton hamlesini tamamlayamadan gemiden atlar ve kaçar.

Romanda, karakter ağzından dinlediğimiz ruh çözümlemelerinin çokluğu, korkutucu olay sayısının azlığına rağmen; atmosfere bağlı dehşet unsurları yerli yerinde kullanılmış, eser gotik-korku türünden ayrılmamıştır.

Peki, neredeyse her şeyini anlattığım kitabı neden okumalısınız?

Vicdan ve merhamet üzerine iki bakış açısı okuyacak, belki siz de ideal değerler üzerine biraz kafa yoracaksınız. İyi ve kötünün tanımını günümüz dünyasının algılarıyla tekrar ele almak, bazı kavramların olması gerekenden çok işimize geldiği gibi yorumlandığı, ya da büyük ve küçük menfaatler çatıştığında hangisinin yanında olunması gerektiğine ilişkin bir beyin fırtınasına tutulmak mümkün. Bence iyi bir sebep. Şüphesiz üç ayrı ekol tarafından (Freudçu, Marksist, Feminist bakış açılarıyla) eleştirilen ve anlamlı bulunan bu kitabın gotik edebiyatın en değerli eserlerinden biri olması da yeterli sebep kabul edilebilir.

Keyifli okumalar!